[…] Ellili yaşlarında görünen biri konuşuyor, daha genç olan dinliyor, bazen soru soruyordu. Konuşmalarından, önce deli olduklarına hükmettim. Gerçekten deliydiler. Ama delilerin meczup denilen türlerinden. İşin tuhaf tarafı, bu iki pejmurdenin delice konuştukları konular, beni oldum olası meşgul eden şeylerdi. Yaşlı olan genç deliye (gerçekte yalnız Allah’ın varlığının mevcut olduğundan bahisle/S.) şöyle diyordu:

[…] Zaten hiç ile hep, birin ta kendisi, bir şeydirler! Ama cahil kalabalıklar bir şeyi iki farklı adla anıyorlar!…”

Diğer konularda benzer şeylerdi. İyice şaşırmıştım. İster istemez söze karıştım; “Tuhaf! Varla yok hiç bir olur mu? Örneğin ben şimdi varım, yarın yok olacağım. Bu ikisi arasında fark yok mu?” dedim. Deli başını çevirdi. Kahkayı bastı :

“Vay! Sen varsın ha?! Acaba var mısın?”

Bu önemli soruyu kendi kendime çok sormuştum. Bu soru yüzeysel bir bakışla anlamsız hatta alay konusu olarak görülebilir. Ama öyle değildir. Eğer varsam, neden yok olacağım? Yok olmayacaksam, ruhum baki mi kalacak? [..] Ve daha cevabını bulamadığım bir çok soru. Deli ekledi: Read the rest of this entry »

[...] Soru sahibi olmak, bizâtihi sorun sahibi olmak değildir. Çünkü sorularımız sanıldığının aksine sorunlarımız hakkında değildir. Sorunlarımız olmasa da, sorunlar bizim olmasa da sorularımız olmalı, bizim sorularımız olmalı.

Ya cevaplar?

Cevapları yazmak, söylemek zorundayız ki kendi sorunları olmak bir yana, bizâtihi kendi soruları dahî olmayanların şânındandır. Çokluk insanlar cevap sahibi olmayı isterler ve bu nedenle hazır cevapların satılageldiği dükkanlardan onları almakta pek ziyade tehâlük gösterirler. Cevap sahibi olmak kabul etmeliyiz ki insana güç verir, ona cevabını bildiği sorunlar hakkında konuşmak imkânı sağlar, böylece sahte soru(n)larla dolu zihinler nezdinde kendisinin iknâ ediciliğini artırır; bu nedenle soru sahibi olmak yerine, cevap sahibi olmayı tercih edenlerin sayısı çoktur. Oysa sorunlarımız olmasa da, sorunlar bizim olmasa da sorularımız olmalı, bizim sorularımız olmalı. Bu yüzden de cevap sahiplerinin değil, soru sahiplerinin adları bulunmalı defterimizde. Read the rest of this entry »

Modern fiziğin makro alemdeki en önemli teorisi izafiyet teorisi, mikro alemdeki (atom-altı) en önemli teorisi ise kuantum teorisidir. Bu makalede, daha önceden doğa bilimlerine hakim olan determinist evren görüşünün, ilk olarak kuantum teorisiyle nasıl sarsıldığı incelenecektir. Ayrıca bu teorinin ontolojik indeterminist bir evren olduğunu söyleyen yorumunun Tanrı-evren ilişkisine, mucizeler ve özgür irade sorunlarına getirdiği yeni bakış açılarını göstermeye ve bu konudaki farklı görüşleri tartışmaya çalışacağız.

Bu makaleyle, kuantum teorisinin Tanrısal müdahaleyi, mucizelerin ve özgür iradenin varlığını ispat ettiğini söylemiyoruz; yani doğal teoloji yapmıyoruz. Fakat, modern bilim açısından, Tanrısal müdahalenin ve mucizelerin gerçekleşmesinin imkansız olduğunu, çünkü bunun, doğa yasalarının ihlal edilmesi anlamına geldiğini iddia eden görüşün, yanlışlığını göstermeye çalışıyoruz. Kısacası doğanın teolojisinin yapılmasının modern bilimin yasaları çerçevesinde de mümkün olduğunu (bu görüşün bilimsel olarak doğru olduğunu değil) savunuyoruz.  Bunu yaparken ‘mümkün’ü göstermeye çalışmamızın, ‘olan’ ile ilgili bir iddia taşımadığını özellikle belirtmek istiyoruz.

[Makalenin devamı/tamamı burada] [PDF]

[...]  Soğuk savaşın sona ermesi ile birlikte küreselleşmenin önündeki tüm engellerin kalktığına dair ciddi bir iyimserlik havası hakim olmuştu. Ancak, Pandora’nın kutusu 11 Eylül 2001’de açıldı;   küreselleşen dünyanın Leviathan’ı olarak gözüken ABD’nin kalbindeki iki kuleyle beraber  iyimserlik havası da çöktü. Bu olayla, 1991’de meydana gelen Körfez Savaşı nedeniyle, hakim olan iyimser bakışa zaten şüpheli yaklaşmakta ve “medeniyetler çatışması” tezini savunmakta olanların yaklaşımı daha çok ön plana çıktı. Bu olayın tetiklediği tartışmalar din felsefesinden siyaset felsefesine, dil felsefesinden etik ve hermeneutiğe, uluslararası ilişkilerden teolojiye kadar birçok ayrı alanı ilgilendirmektedir. Read the rest of this entry »

Bilim, sahip olduğu kökleri ve kaynaklarının dışında, aklî düşünce düzeyinde de değerlendirilmelidir. Esasen bu noktada Gödel’in “bilim teoremi” göze çarpmaktadır; bu teorem bilimin, ancak bilimsel olmayan konular ve ilgilerin daha büyük çatısı altında mümkün olabildiğini kapsamaktadır. Matematikçi Gödel, bir sistemin hiçbir zaman kendi kendisi üzerinde temellendirilemeyeceğini ispat etti.  Sistem, tutarlılığını kanıtlayabilmek için, kendi dışından örnekler (ifadeler) kullanmak zorundadır. Aynı şekilde, bilim etkinliği, zorunlu olarak insan deneyiminin çok daha geniş bir alanının ve bir bütün olarak toplumun içine oturtulmalıdır. Herbir bilim adamının bilimsel doğruluğun elverişliliği ve gerçekliği hakkındaki kanısından bağımsız bir bilim mümkün değildir. Nitekim 1054′de Süpernova’nin bilimsel gözlemi, Ortaçağ Avrupa’sında kayda değer bulunmamıştır.

Victor F. Weisskopf – The Frontiers and Limits of Science -  S. 194-195

***

Gödelin teoremi, herhangi bir sistemin mutlak geçerliliğinin -bu bilimsel bir sistem olsa da- bu sistemin kendi içerisinde ispat edilemeyeceği tespitinde bulunur. Başka bir deyişle, bir teorinin kapsayıcı olup olmadığı, eğer bu çerçevenin dışında bunun sınanabileceği bir şey yoksa, tayin edilemez.  Termodinamik denklemleriyle ya da kuantum dalga fonksiyonunun çöküşüyle ya da başka bir teori ya da yasayla belirlenen sınırın ötesinde olan bir şey gereklidir. Ve eğer bu tip daha geniş bir referans çevresi varsa, o zaman teori, tabiatı gereği her şeyi açıklayamaz. Kısacası evrene dair, geçerliliği ispat edilebilecek kapsamlı ve eksiksiz bir teori yoktur ve hiçbir zaman da olamaz.

Timoty Feris – Coming of The Age in the Milk Way. S. 384

“Modernliğin felsefî söylemi” temelde dini “muhatap” alan ve onun yerine geçmenin mücadelesini veren bir bakış açısının ürünü olmaktadır. Zaten modern düşünürlere postmodernlerin yönelttiği eleştirinin en sivri ve kendilerince haklı olanı da, modernistlerin geleneksel dönemin malı olan monist ve monolitik söylemi devam ettirmelerine yönelmiştir.

Postmodernlere göre modern söylemde Aquinolu Thomas’ın yerini Descartes ya da Hegel (bunun için “son skolastik” denilmektedir Hegel’e), Dante’nin yerini ise Balzac almıştır. Tek farkla: Birinciler, öznenin dünya hakkında yaptıkları, ‘verilmiş’ olana dayalı spekülasyonlar iken, ikinciler özne-merkezli, mutlak dünyalar kurmuşlardır. Balzac’ın kendisini İnsanlık Komedyas’ında Tanrı yerine koyduğunu, Hegel’in ise Tanrı’yı da içine alan bir ‘meta-anlatı’ geliştirdiğini söyleyenler haklıdır. Read the rest of this entry »

Postmodernliğin Cazibesi

Hans Georg-Gadamer’in tespitindeki haklılık payını galiba teslim etmemiz gerekiyor: “En köklü devrimlerde bile, sanılanın aksine, eskiye ait çok fazla unsur muhafaza edilir.” Bu tespit, siyasal devrimler için olduğu kadar, belki de daha çok kültür devrimleri veya kültürel alandaki köklü, devrimci değişimler için geçerli gibi geliyor bana.

Sözü, son zamanlarda Türkiye’de giderek daha çok konuşulan modernizm-postmodernizm tartışmasına getirmek istiyorum. Dikkati çeken nokta ise, Müslüman aydınların da katıldığı bu tartışmalarda eskiden gelenek-modernizm çatışması üzerinde durulurken, bunun terkedilmiş ve postmodernizmin geleneği de kurtaracak bir cansimidi olarak görülmeye başlanmış olmasıdır. Ümitler, postmodernin imbiğinden damıtılmış bir İslamî algılayış biçime bağlanmış gibidir. Şüphesiz, Müslüman entelektüellerin postmodernizme özel bir teveccüh göstermelerinin anlaşılır sebepleri var. Bunlar şöyle sıralanabilir: Read the rest of this entry »

Kafka’yı makamında bir Reclam – Bücherei sıralacını incelerken bastırmıştım.

“Kitap başlıklarından kafayı buluyorum” dedi Kafka. “Kitaplar uyuşturucu gibi.”

Çantamı açtım ve içindekileri gösterdim. “Sayın Doktor,  ben bir esrarkeşim.”

Şaşırmıştı Kafka.

“Yepyeni kitaplar!”

Çantamı onun yazı masasına boşalttım. Kafka hızla kitapları elinden geçirdi ardı ardına, sayfaları hızla çevirdi, oradan buradan bazı parçalar okudu ve kitapları bana geri verdi.

“Peki sen bunların hepsini okuyacak mısın?”

Başımı salladım.

Dudaklarını büzdü Kafka.

“Çok zaman harcıyorsun ıvır zıvırlara. Günümüz kitaplarının çoğu güncel yaşamımız üzerine gelip geçici eleştiriler. Ortadan çok çabuk kalkıyorlar. Daha çok eski kitaplar okumalısın. Eski eserleri -Goethe. Eskiler yaşamın en derin anlamını ortaya koyuyor -sürekliliği. Yeni olan şeyler,  en gelip geçici olan şeylerdir. Bugün güzeldir, yarınsa gelip geçici ve gülünçtür. Yazın böyledir.”

“Peki ya şiir?”

“Şiir yaşamı değiştirir. Bazen daha da beterdir.”

Kapı vuruldu. Babam içeri girdi.

“Oğlum ve mirasçısı, sizler baş belası mısınız?”

Gülümsedi Kafka.

“Yo hayır! Şeytanlardan ve cinlerden söz ediyoruz.”

Kafka ile Söyleşiler — Gustav Janouch – İlya yay. s.35

[....]

Neden bir başkasının, özellikle de bir kadının bütün sevgisini istiyorsunuz, merak ediyorum. Neden kendinizi aşka adayıp yapması gereken her neyse yapmayı kadına bırakamıyorsunuz?

Bu da mümkün olabilir tabii. Ben kimseden belli bir davranış göstermesini istemiyorum.  Ben yalnızca kadının, bütün manevi benliğini ifade edebilmesi için, içinde bulunduğumuz şu anda kendi dünyasında ısrar etmemesi gerektiğini düşünüyorum.

[..] Kadının bir kişilik olarak var olmayı bırakıp da yalnızca sizin üzerinizden yaşamasından ne bekliyorsunuz? Bu size neyi getiriyor?

Onun iç dünyasını anlayabilir ve kendi dünyamı ona açabilirim. Kadın kendi dünyasında kalırsa birbirimizi hiç tanıyamayız.

[...] Kadının sizin bahsettiğiniz gibi erkeğe kendini tümden adaması, kadın adına büyük tehlike taşıyor. Kadın, erkek üzerinden yaşamayı tercih ederse, eli boş kalma tehlikesiyle karşı karşıya. Bu eski, çok eski bir hikaye. Çok iyi bildiğim bir hikaye. Ben de aşk içinde eriyip gitmeye zaman zaman epeyce meyilli olurum.

Şükürler olsun. Bununla gurur duyun. ‘Eriyip gitmeyi’ kadından beklediğimi de düşünmeyin. Maalesef ben kendim, bu aşk duygusunu nadiren yaşıyorum. Read the rest of this entry »

Geçen senenin Mayıs’ı olmalı. Asaf Savaş gelmiş, bizim otelin lokantasında başbaşa yemek yiyoruz, bir yandan harıl harıl siyaset konuşuyoruz. Yan masadan bir Amerikalı kalktı, geldi. “Hararetli bir konuya benziyor, ben de katılabilir miyim?” dedi. Efendiden bir zat, belli. Buyurun dedik.

İlk kez Türkiye’ye gelmiş. Ama gelmeden bir sürü kitap okumuş, haberleri izlemiş. En çok Anayasa Mahkemesi’nin 367 kararı ilgisini çekmiş. “Belli ki siyasi bir zorunluk yüzünden hukuku esnetmek zorunda kaldılar,” dedi. Erdoğan hükümeti hakkında olumlu yazılar okumuş, liberal İslami parti fikrini prensipte ilginç buluyormuş. Ama kabul edemeyeceği şey tesettür imiş. Kendisi Yahudiymiş ama dindar değilmiş. Spinoza’ya hayranmış. “Ahlakın temeli özgürlüktür” dedi, acaba anlar mıyız diye çekinerek. “Tesettürle özgürlüğü nasıl bağdaştırabilirsin?Read the rest of this entry »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.